
blogları kurcalarken denk geldim . belki ilginizi çeker. şuradan
yukarıdaki fotoğraf lebron'un cleveland cavaliers günlerinden. seçilmiş olduğuna inanarak ve bilumum artistlikten geri kalmayarak dünyaya şovunu sergiliyor.

buradaysa kaygısızlardaki kültigin'in yancısı iki saf elemandan biri gibi. dwyane'in yanında o hacı sakalıyla cumadan erken çıkıp dışarda yardım toplayan dayılar gibi biraz mahzun, biraz "ben ne halt ettim" der gibi sanki. bu transferle lebron bir çok insana göre yeni bir jordan efsanesi olmayı tepti ki pek haksız da değiller. hatta kobe ile kıyaslama da artık gereksiz görüşünü de biraz olsun anlayabiliyorum ve destekliyorum. nba'de büyük yıldızların bu lige adım atarken katıldıkları klüplerle bir yere gelmeleri daha çok huşuma gidiyor.
miami'nin transferleri ve lebron'un tercihi hala çok konuşuluyor ve eski basketbolculardan yorumlar da gelmeye devam ediyor. bir iki örnek şöyle:
"kesinlikle bird ve magic'i arayıp ‘gelin aynı takımda oynayalım’ demezdim. şimdi oynasaydım, o üçünü yenmeye çalışırdım." - michael jordan
"lebron hayatı boyunca jordan olamayacak. istediği kadar şampiyon olabilir, bu hamlesiyle tartışmaya dahil bile olmayacak."- charles barkley

amerikalıların futbolu keşfetmesinin en güzel yanı, medya kullanımı konusunda ders verir çalışmalar yapabilmeleri sanırım. new york times'ın hazırladığı gün gün dünya kupası olaylalrı şurada.
dünya kupası çeyrek final maçınıza en iyi nasıl hazırlanırdınız? otel odasında tıkılı kalıp erkenden yatağa girerek mi? başka takımlardansanız evet ancak söz konusu gana ise işler biraz değişiyor. afrika'nın kara yıldızları gece yarısına kadar johannesburg'da bir kumarhanede yediler içtiler hatta kumar oynayıp eğlendiler. ülke tarihinin en büyük maçına 2 gün kala bunları yapmak normal mi sayılmalı? eve dönen ingiliz gazeteleri de boş durmamış hemen eşelemeye başlamışlar mevzuyu. erken dönüşün sebebi olarak capello'nun askeri kamp kurallarından dem vurup "biraz daha özgür bırakmalıydı"ya getirmeye çalışmışlar. ingilizleri boş verirsek, bu rahat ortamın nasıl takıma nasıl bir etkisi olacağını bu akşam göreceğiz hep beraber.
ingiltere-almanya maçında frank lampard'ın üst direkten sekip yere çarpan ve geri çıkan topunu hakem göremedi.
2-2 biten abd-slovenya maçının 86. dakikasında maurice edu'nun attığı bu gol hakem tarafından bir gerekçe gösterilmeksizin iptal edildi. fifa daha sonra web sitesinden"faul vardı" dese de hakemden bir doğrulama gelmedi. bu gol verilseydi dünya kupaları tarihinde ilk kez bir takım 2-0'dan gelip maçı çevirmiş olacaktı. yazık oldu.
cezayir-abd maçının 21. dakikasında en azından ofsayt gerekçesiyle sayılmayan bir gol var bu kez. c grubunun son maçlarında atılan her golün farklı takımları bir üst tura çıkardığı göz önüne alınırsa, bu golün değeri daha da anlaşılır. neyse ki amerika 90+'da bulduğu golle gruptan çıkmayı başarabildi ve çok da öne çıkmadı bu olay.
almanya-sırbistan maçı. selam vermeden sarı kart dağıtan hakemimiz 37. dakikada klose'yi oyundan atar ve 1 dakika sonra moral olarak çöken almanya golü yer. ayrıca bu maçta turnuvanın en kötü hakemini izleme fırsatımız da olur. havadan sudan sebeplerden iki takıma toplam 9 sarı kart gösterir ki oyunun durması için ne gerekiyorsa yaptı diyebiliriz. herhalde epey yorgundu o gün, koşmak istemedi pek...
brezilya-fil dişi sahilleri maçı... bütün maç ayağına gelen her topla beraber mütemadiyen faullerle düşürülen kaka, keita'nın rivaldovari hareketleriyle ikinci sarıdan oyundan atılır. ilginç olan ise sert oynayan fil dişi'nin maçı 11 kişi tamamlaması oldu.
arjantin-meksika 2. tur maçı. carlos tevezin ofsayt pozisyonunda olduğunu görmeyen hakem golü verir. o esnada staddaki ekranlarda golün tekrarını izlerler ve sanırım dünya başlarına yıkılır. iki takım hakemlerin etrafını sarar: biri iptal ettirmek diğeri golü geçerli saydırabilmek için. hakemler de golü iptal etmek için bir an duraklasalar da kararı değiştirmezler ve morali bozulan meksika silkelenip kendine gelene kadar bir ikinci gol daha yer. ikinci arı iyi oynasa da meksika hakemin ilk goldeki hatasından ötürü belki de haksız bir mağlubiyet alır.
brezilya- fil dişi sahilleri maçı. brezilya'nın 2. golünü atan fabiano topu kontrol edene kadar 2 kolunu da kullanır ama eyyamcı hakemimiz kendisine "yürü ya kulum" der. golü de verir. santraya dönüşte yaşanan diyalog ise golden daha saçmadır.
1 temmuz itibariyle sözleşmesi sona eren nba oyuncuları artık istedikleri takımlarla görüşmelere başlayabildiler. twitler sel oldu koca gün gerek oyuncuların gerek takımların açıklamalarıyla. kalkan uçakların haddi hesabı yok. sebebine gelince de başta lebron james olmak üzere dirk nowitzki, dwyane wade, chris bosh, amar'e gibi yeteneklerin free agent olmaları. avantajlı takımlar kimler, salary capler ne alemde sanırım konyalıportlandlılar incelemişlerdir ancak ben de şöyle ufak bir transferleri özetleyen linkle süreci takibinize yardımcı olayım dedim. buyrun şöyleson bir haftadır moşgul olduğumdan görememişim bunu zamanında . neyse geç olsun güç olmasın... gandalf'ın yan yan bakışı çok güzel olmuş.


>> evra takım arkadaşını korumak için olayı yalanlasa da anelka'nın sessizliği olayın gerçekliğini kanıtlar nitelikte. anelka'nın tek açıklaması ise şuydu. Bunun nedeni benim canımı yakmak isteyen bir kişi. bu sözlerin ardından takımdaki 'vatan haini'nin kim olduğu tartışılmaya başlandı.
>>bunlar dışında eskiden beri var olan takımdaki gruplaşma ve domenech'in oyuncu tercihlerine futbolcuların müdahale etme girişimlerini de biliyoruz. bu turnuvanın başında da bunlar konuşulmuştu yine.
>> bir de milli takım ana sponsorlarından biri ya da birkaçının anlaşmalarını fesh ettiklerini yabancı bir kanalın (bbc ya da el cezire olabilir) altyazısında görmüştüm. olay sadece kişileri değil fransa futbol federasyonunun gelirlerini de etkiledi böylece.
bu aralar sarkozy henry ile görüşecekmiş olan biteni öğrenmek için. umarım başka şeyler de öğrenme fırsatımız olur.

şu güney afrika maçına kadar çok da umrumda değildi fransa açıkçası. herkesçe beddua edilen bir takım zaten ama şu maçta fransa'yı eleştirdiği için parreira'nın elini sıkmaması var ki "yeter" dedim. anelka az bile söylemiş sana. çabuk silin tarih sahnesinden.
iğrenç bir takım düşünün. en büyük özelliği topu ayağında tutabilen ve çok isabetli paslar atabilen oyunculardan kurulu olması olsun. ve öyle taraftarlar düşünün ki bu top kaptırmayan takım o özgüvenle maçın ilk saniyesinden itibaren top çevirmeye başlayınca, mecburen defansa çekilen rakipleri anti-futbol oynamakla, 11 kişi defans yapmakla suçlasın. peki soruyorum kendilerine: ya ne yapsınlar?
xavi, iniesta, xabi ve busquets ile maça başlayan ve rakibi pek sallamaz görüntüsü çizen barcelona omurgalı ispanya, inter'den sonra bir kez daha kapalı savunmayı aşamayıp yenilerek dünya kupasının şimdiye kadarki en büyük süprizine imza attı. ilk düdükle top çevirerek boşluk arayan ama bulduğu boşluklardan sonuç çıkaramayan ispanya golü yedikten sonra öyle bir tutuştu ki anlatamam. al-yana ver-geri dön-sol beke-ortaya-az ileri-iki geri-üç ileri taktiği pozisyon bulsalar da yemedi bu kez. özellikle navas oyuna girdikten sonra "kaleye pas yaparak girelim" oyununa ihanet ederek çam yarması gibi adamların arasındaki dereotu tipli adamlara orta açmaları çok komiğime gitti.
maçın bir başka yönü de messi mi xavi-iniesta'ya bağımlı yoksa aksi mi tartışmalarına biraz cevap olur nitelikteydi. messi ne kadar tek başına da olsa alıp başını ceza sahasına dalma imkanı sadece kendi ayaklarına bakmakta ama bugün içeri giremeyen ispanya'nın yukarıda bahsettiğim orta açma sevdasına kapılması hep bu adam eksiltme yeteneği olan birinin oyunda olmamasından ötürüydü. umarım ispanya en kısa sürede brezilya ile eşleşip evine döner. zaten forvetlerinin de gol atmaya pek niyeti yoktu sanki.

soyları tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kalmayan bir apaçi grubu, yörede belgesel çeken bbc kameralarınca böyle görüntülendi...
sonunda beşiktaş çeşitli spekülasyonlardan sora yeni teknik direktörüne kavuştu. istanbul'a bugün gelen schuster'i bir grup beşiktaşlı taraftar "oley oley oley! bern schuster" tezahüratıyla karşıladı. gelmeden önce "del bosque'den türk futbolu hakkında bilgi aldım hava alanında omuzlara alırlar giderken kimseyi göremezsin" gibisinden taktikler almasına rağmen omuzlara alınmaktan kurtulamadı. sonu benzemesin diğerlerine diyerek başarılar diliyorum kendisine.
saat 5'teki portekiz- fildişi sahilleri yukarıdaki buhrandan sonra bize ilaç olmasını bekledik. portekiz maça hızlı başlayıp ronaldo ile 30 metreden bir direkten dönen top dışında hemen hemen hiçbir şey yapamadı. tabi bunda fildişi'nin inanılmaz fizik gücü ve bu gücü göstermek için giydikleri dar formaların portekizlileri korkutması da etkiliydi. fildişiş kale önüne kadar gidip pozisyona girmekte zorlanınca kolundan alçılı olan drogba oyuna girmek zorunda kaldı. aslında fildişi biraz gününde bir kalou ve erken oyuna alınmış bir keita ile bu maçı alabilirdi. mücadelesi yüksek pozisyonu kısır bir maç daha bitti ve biz brezilya maçı öncesi yemek yemek için evlere dağıldık. bu arada bir ek: drogbanın kolundaki aparata laf edip "kolye vs.. yasak ona neden izin var" diye soran portekiz teknik direktörüne "yüzünde maskeyle oynayan oyuncu hiç mi görmedin" şimdiye kadar demek istiyorum.

brezilya oyanamadan dünya kupası başlamış sayılmaz denir. biz kafede yerimizi almış takımların milli marşları okunurken bir koreli oyuncunu göz yaşları yüreğimizden vurdu bizi. o andan itibaren koreli olmuştuk. ilk yarıda tarihinde ilk defa kore'yi izleyen herkesin -ki ömer üründül hariç- takdirini kazanan bir mücadele örneği gösterdiler. maç başlamadan brezilya'yı destekleyen biz robinho, maicon gibi oyuncular hareket yaptıklarında "düzgün oynayın lan" diye bağırma eşiğine ulaştık neredeyse. talihsiz bir gol arkasından asistiyle çok güzel bir gol yedikten sonra kore biraz daha açık oynadı ve "hasan şaş" golü dediğimiz türden bir golle farkı bire indirdi. o futbolcuların ve teknik direktörünün sevinciyle biz de mutlu olduk. futbolda adı olmayan bir ülke dünyanın zirvesindeki isme kafa tutmuştu bu maç. ne kadar gururlansalar azdır.

gündüz hollanda - danimarka maçını izledik.
sonuç 2-0 hollanda kazandı. sonlara doğru elia girmese iyi bir öğle uykusu çekebilirdik aslında. yazık oldu bize. bari erkenn soksaydınız şunu da vaktimizi harcadığımıza değecek birşey izleyebilseydik.
kamerun - japonya fiyaskosu da ayrı mevzu. bir sol bek düşünün ki 3 kere top cambazlığı yapma girişiminde bulunsun ( top hareket halindeyken ronaldo gibi ayakları üzerinden geçirme) ve bunun iki tanesini taca diğerini de rakibe versin. yanındaki adama pas atamayan adamları görünce değmez dedim ve eto'o'nun sağ çizgiden içeri ortaladığı toptan sonra izlemeyi bıraktım. tebrikler japonya (1-0)

italya maçının ilk yarısı sağnak yağış altında oynandı. italya o kadar güzel defans yaptı ve pas yollarını tıkadı ki italya yarı sahasında paraguay'ın neredeyse üç pas ard arda yaptığı bir an olmadı. zaten golleri de duran toptan geldi. italya hazırlık maçlarından daha iyi oynadı ama forvette iaquinta'nın yerine di natale oynasa belki de daha farklı hücumlar denenebilirdi. devre arasında buffon oyundan çıktı ama nedeniyle ilgili bir şey duymadım henüz. italya için hala umut var... (1-1)

bazen insanın kendini sorguya çektiği anlar vardır: "neden?" der kendi kendine. bugün milyonları kendine sordurdu bu soru cezayir-slovenya maçında. cezayir beklenenden iyiydi, fizik koşma falan iyiydi de: doğru düzgün pas yok, yan topların %70 taca çıktığı iki tarafın da uzun oynayıp topu birbirlerine verdiği saçma sapan bir şeydi. bastıran taraf kırmızı gördü, uzaktan bir şut ve içine green kaçan kaleci sayesinde eşitlik bozuldu. bu maçı izlediğim için kendimi affetmeyeceğim.

günün ikinci maçı gana-sırbistan'dı. sırbistan'ın kağıt üzerinndeki kadrosundan dolayı epey iştahlıydık ancak maç başladıktan sonra içimizdeki ritm tutkusu ortaya çıktı ve sırbistan kadar üst düzey oyuncular barındırmasa da sahada her şeyini ortaya koyan gana ve müthiş taraftara kaydı gönlümüz. srbistan pas yapmadan uzun topla çıkma arzusu kanatları da doğru düzgün çalıştıramadı. gana ise sırplardan çok ömer üründül'ün eksiklik olarak gördüğü "vuruş öncesi son pas" üzerine çalışmak zorunda kaldı. ömer üründül sırbistan'ı öylesine savundu ki ivanovic, krasic höt-ic gibi sonu "ic" le biten 8 futbolcusu bulunan sırbistan kadrosunda sandık sayın üründülic'i. sırbistan'a biraz ucuz bir kırmızı çıksa da 2. sarından, bomboş pozisyonda ortayı elle kesen arkadaş zora soktu aslında maçı. sırbistan çok önemli bir puan kaybetti ve ikinci maçları da almanya ile. gana bir galibiyet daha çıkarırsa almanya ile el ele çıkarlar gruptan. 2006'da süpriz yapan gana dünya kupasında gruptan çıkma işinde bir istikrar sağlayabilir bu gidişle.

günün beklenen maçında sıra. seviyorum almanya maçlarını. dünya kupası kaldıramasalar da belli bir seviyenin üzerindeler hep. her zaman işleyen bir gol atma stilleri var ve benim için her şeyden önemlisi en güzel uzaktan şutları almanlar çekerler. maçın iyi olacağı ilk akikalardan belliydi. yanlız bugün hakemler kart göstermediler resmen kart kustular. orta sahada kendini yere bırakan 2 alman futbolcunun sarı kart görmesi kartların ne kadar hoyratça kullanıldığını kanıtlar gibiydi. avusturalya da yine tartışılacak bir kararla direkt kırmızı karttan 10 kişi "kaldı".



2007 yılında sepp blatter'in yeniden fifa başkanlığına seçilebilmesinde en önemli sebebin 2004'te güney afrikaya verdiği 2010 dünya kupasını düzenleme ihalesi olduğu biliniyordu. kaldı ki blatter 2007 seçiminde 207 ülke federasyonundan sadece 66'sının oyunu alabilmişti. afrikalılar dünya kupasının ellerinden alınmaması için ona destek vermişlerdi mecburen. bedel ödenmişti! ya da öyle düşünüyordu sepp o zamanlar.
yetişecek mi, yapabilir mi tartışmaları arasında stadlar yapıldı, şehirler makyajlandı ve beklenen gün geldi çattı. ama binaya, ulaşıma yapılan yatırımlar sırasında başka mevzular atlanmıştı sanki. acaba neydi diye düşünürken iki gündür (aslında daha evvelinde de bir kaç olay var) gazetelerde dolaşan haberler gerçeği yüzümüze çarpıyordu. 2 portekiz ve 1 ispanyol gazeteci kaldıkları otel odasında silahlı soyguna uğruyorlardı. insanlığı ve güvenliği makyajlayamamıştı güney afrikalılar.
otel odasında...
nasıl tahmin edebilirdiniz ki güvende hissteiğiniz bir yerde silahla soyulmayı?

bugün ise yunanistan milli takımının kaldığı otelde 3 yunan futbolcunun soyulduğu haberi geldi. yok mok derken bir haber daha gördük ki johannesburg'tanki bir röportajdan arabalarıyla dönen 4 çinli gazeteci daha silahlı soyguna uğramışlar. üzerlerindeki para ve kameraları vermek zorunda kalan o gazeteciler sahi neyin bedelini ödüyorlar?
sakın bu soygunlar blatter'in seçim vaadinin bedeli olmasın? ya yarın biri soygunculara direnirse ne olacak? bu turnuvada insanların başına gelebilecek -vuvuzela da dahil - felaketlerin tek sorumlusu blatter'dir. belki fifa hiçbir zaman temiz olmadı ama bu kadar da kirlenmemişti herhalde. n'olur git artık...
edit : bunları yazdıktan bir süre sonra trt dünya kupası programında sunuculardan biri blatter'in 2011 yılındaki seçimlerde tekrar aday olacağını açıkladığını söyledi. artık elinde dağıtacağı bir şey kalmadığına göre zevkle yıkılışını seyredeceğim senin.

eusebio da silva ferreira - portekiz 9 gol/6 maç (1966)

14. christian vieri - italya 9 gol (1998, 2002)
15. vava - brezilya 9 gol (1958,1962)
trt dünya kupası öncesi futbol izleyicilerini kupadan soğutan sakatlık haberlerine ben de tuz biber ekmeliyim diyerek bazı izleyicilerin hevesini daha da kıracak bir yöntemi tekrar gün yüzüne çıkardı: çanak anten ile trt'yi takip eden izleyiciler dünya kupası maçlarını izleyemeyecekler. ama ben trt'ye öylesine gönülden inanan biri olarak diyorum ki: trt bu kararı sırf biz evinde full-hd televizyonları olmayan biz fakirleri(!) kahvehane, cafe ya da barlara göndererek yayınları hd kalitesinde izleyebilelim diye almıştır. yoksa her haltın yayın hakkını alabilen ama canı isterse yayınlayan istemezse yayınlamayan bir kurumdan ne kötülük bekleyebiliriz ki!
avustralya milli futbol takımı afrikalı hayvanlarla maç yapar...
Optus Secret Training Camp from Paranoid US on Vimeo.





